Kayıtlar

Ingmar Bergman- Sasom I En Spiegel/ Aynadaki Gibi

Resim
Çocukken sadece ‘Allah baba’ vardı. O zamanlar henüz ‘ama bu çok cinsiyetçi bir söylem’ diyecek yaşlarda değildik. O yaşlara geldiğimizde daha çok ‘Tanrı var mıdır?’ diye sormaya, sorgulamaya başladık. Bazı zamanlar ise, bazı şeyler çok basittir aslında. Bir yönetmen çıkar ve ‘Tanrı, sevgidir’ der. İnanırız. İnanmak bu değil midir zaten. İsteyince olan… - Sevgi, Tanrı’nın varlığını kanıtlar mı Baba? - Sevgi, Tanrı’nın varlığını mı kanıtlar yoksa kendisi midir bilmiyorum.  

Filmekimi- "Norm'alin dışında kalanlar"

Resim
İzmir’de böyle etkinlikler yapıldığında seviniyorum çünkü İzmir bu etkinliklere aç bir kitleye ev sahipliği yapıyor. Yani belki talep İstanbul'daki kadar değil (Bunu festivale 3 gün kala tüm filmlere bilet bulabilmemden anlıyorum. İstanbul'da mümkün değildir.) ama en azından Karaca Sineması’nın koltuklarını doldurmaya yeter de artar ya da herhangi bir tiyatro salonunu. Eskisi gibi değil elbet. Konser ya da tiyatro alanlarında da büyük gelişme var. Artık sadece Fazıl Say veya Genco Erkal gelmiyor İzmir’e. Ama bir tarafıyla da eksik hep. Biraz köhnemiş bir ruhu var çünkü. Hala kabul edemediği, barışamadığı uçları var İzmir’in. Filmekimi’nin çeşitli illere de yayılması fikrini kim bulduysa alnından öpmek gerektiğini düşünüyorum. Böylece evimden sadece 40 dk. uzaklıkta film festivaline katılmış oluyorum. Bunun için taa İstanbul’a gitmeme gerek kalmıyor. Festival izleyicisi olmak biraz ayrıcalıklı bir durum bence. Sanki özel bir kulübe üye olmak gibi. Birçoklarının anlama...

Ingmar Bergman- Vargtimmen/ Kurdun Saati

Resim
Karanlık ve aydınlık... İki büyük olgu... Karanlık, kötü, ürkütücü, kaçınılması gereken... Ve belki de ölüm… Aydınlık, iyi, güneş, hep arzulanan. Ve belki de hayat… Her zaman karanlıktan korktuk. Bütün bilinmezlerden korktuğumuz gibi, ölümden korktuğumuz gibi, bizim gibi olmayanlardan korktuğumuz gibi... Oysa belki de tersi doğru. Ben bu defa Mozart'ın yolundan gitmek istiyorum. Onun ölürken yazdığı dizelere inanmak istiyorum. Ya da ben sadece inanmak istiyorum.   -Ah karanlık gece ne zaman biteceksin? Karanlıkta ışığı ne zaman bulacağım? -Çok yakında, çok yakında ya da hiçbir zaman. -Çok yakında mı? Çok yakında mı? Ya da hiçbir zaman? -Pamina hala yaşıyor mu? - Pamina hala yaşıyor.

Ingmar Bergman- Höstsonaten/ Güz Sonatı

Resim
Anneler fedakardır. Ve biz bu fedakarlığı hayatımızla öderiz. Yemez yedirir, giymez giydirir, yaşamaz yaşatır ama aynı zamanda ne yiyeceğimize, ne giyeceğimize ve nasıl yaşayacağımıza müdahale de eder. Hangi okula gideceğimiz, kimlerle arkadaşlık edeceğimiz, kiminle evleneceğimiz, kaç çocuğumuz olacağı üzerinde söz hakları vardır. Kimi zaman da tek söz hakkı onlarındır. Her zaman hayat bir tiyatro oyununa benzetilir. Herkesin bir rolü vardır ve bu rolleri oynamak zorundayızdır. Hayat budur ama şimdiye kadar kimse bize senaryonun annelerimize ait olduğunu söylemedi. “Bir anne ve kızı… Duyguların, karışıklığın ve yıkımın ne korkunç bir kompozisyonu.”

Ingmar Bergman- Viskningar Och Rop/ Çığlıklar ve Fısıltılar

Resim
Kimse yüzleşmek istemiyor, herkes affedilmek istiyor. Modern zamanlarda mıdır yoksa ezelden beri böyle midir bilemiyorum ama kimsenin iyi ya da dürüst olmak gibi bir derdi yok. Bu çok zahmetli bir süreç. Çok fazla fedakarlık gerekiyor. Çok fazla acı çekmek lazım. İnsanoğlu için iyi olmanın bedeli çok yüksek. Fakat vicdanlarımızı rahatlatmak kolay, affedilmek yeterli. Biraz yakınlaşma, birkaç dokunuş ve huzur… Üstelik bunu sık yapmaya da gerek yok, sadece hayatın bize zaman zaman sorduğu ve bizi muazzam rahatsız eden sorulara yanıt vermek zorunda kaldığımız zamanlar, saçlarımızda bir el olsun yeter okşanmak için. Birden kan kırmızıdan beyaza dönüyoruz.

François Truffaut- L'Homme Qui Aimait Les Femmes/ Kadınları Seven Adam

Resim
Çoğu erkek, kadınlardan hoşlanıyor, onlarla birlikte olmak istiyor, onları sevdiğini sanıyor. Ancak sadece kendi erkekliklerini sevmeyi ikinci plana atabilen erkekler, kadınları gerçekten sevebilirmiş gibi geliyor bana. Özel bir kadını değil tüm kadınları sevmek böyle bir şey olsa gerek. L’ Homme qui aimait les femmes (Kadınları seven adam) tam da adı gibi, kadınları gerçekten seven bir adamın hikayesi. Özel bir kadını değil, sarışınları değil, uzun boyluları değil, kadınları... Bunun bir tek istisnası var. O da bacaklar… Kolayca laubali ve sinir bozucu bir film olabilecekken, Bertrand Morane’ın kadınlara olan sevgisinin inandırıcılığı sayesinde keyifle izlenecek bir yapıt oluyor. Rahatsızlık verici olabilecek bir karaktere, sempati ve şefkat besliyor insan. Aslında Bertrand Morane'in ve dolayısıyla da filmin, isteyene şefkat, isteyene fiziksel aşk, isteyene kendine güven vererek, aslında kendini bir ‘kahraman’ olarak görmeyerek, kadınların yolunda ölmeyi göze alarak samimi ol...

Michael Winterbottom- Genova

Resim
Winterbottom’ın aklıma takılmasını, soyadına ve IF İstanbul’a borçluyum. Evet soyadına, itiraf ediyorum. Soyadı filmlerinden daha fazla metafiziğe sahip sanki. Tabii daha çok son dönem filmlerini izlediğimi de ekleyeyim. Hala soyadında ısrarlıyım :) İtalya kadar bir filme yakışan başka bir ülke var mıdır acaba? Sadece bir-iki şehri de değil üstelik. Hiç adını duymadığınız küçük bir şehrine gidin, yine de sokaklar sizi büyüleyecektir. Her an bir yerden çıkacak bir kamera arayabilir gözleriniz. Bu normaldir, 1 hafta içinde alışırsınız :) Bu yazı Alaçatı’da geçirmiş biri olarak, dekorun yapay olanı ile doğal olanını rahatça ayırabildiğime temin ederim sizi. İtalya sokakları, filmler için oluşturulmuş yapay dekorlar değil, film hileleriyle güzel gösterildikleri söylentisi tamamen asılsız. Aslolan, sarımsak kokusu sinmiş sokaklarda, ayaklarınıza batan Arnavut taşlarda yürürken ve balkonlardan sarkan sardunyalar sizi kutsarken, buraya aşık olacağınızı hissetmektir. Ama aşk ba...